Kayıtlı Elektonik Posta Hizmeti 2

Önceki yazımda KEP sistemi hakkında genel bilgiler vermeye ve bu hizmetin ciddi katma değerler yaratabileceğini anlatmaya çalışmıştım. Aynı şeylerin geçerli olduğunu belirtmekle birlikte KEP hizmetinin Türkiye şartlarında nasıl kullanılacağına dair daha da netleşen detayları aktarmak için bir devam yazısı yazmak istedim.

Öncelikle bu hizmeti verecek hizmet sağlayıcısının yani KEPHS (Kayıtlı Elektronik Posta Hizmet Sağlayıcısı) olacak kurumların uygulamada nasıl çalışacağını kısaca anlatmakta fayda olacak:

KEPHS kurum mevzuat tarafından çerçevesi çizilen kapsamda bir uygulama geliştirecek veya gelistirtecek. Bu uygulama klasik bir eposta iletim uygulamasına (eposta sunucusuna) benzer olmakla birlikte bazı ek ihtiyaçlara yanıt verecek. Bu ihtiyaçları yönetmelikte detaylı olarak inceleyebilirsiniz ancak en dikkat çekeni hem gönderenin hem de alıcının KEP hesabına sahip olması ve bu hesaba ilişkilendirilmiş YENİ bir eposta adresi edinmesi.

Yani KEP gönderimi ve alımı yapacak kişi yada kuruma özel yeni bir eposta adresi verilmesi gerekiyor KEPHS tarafından. Örneğin:

Gerçek kişi olarak benim yeni adresim şuna benzer olacak: firat.siller@innovaktif14.kep.tr

Buradaki kural gerçek kişinin adının kullanıcı adı olarak kullanılması ve @’ten sonraki alan adının örnekteki gibi KEPHS adı + KEPHS’ye tahsis edilen XX blok numarası + kep.tr şeklinde yapılandırılması.

Tüzel kişiler için ise eposta adreslerine bir örnek FirmaMersisNo.9@proaktifas.innovaktif14.kep.tr

Buradaki kural da anlaşılacağı üzere firmanın mersis numarası + X yani firmanin temsilcisi yetkilisinin numarasi + @ firmanın adı + KEPHS adı + KEPHS’ye tahsis edilen XX blok numarası + kep.tr

Şimdi bu noktada bazı çekinceler sözkonusu olacak haliyle. Tıpkı mali elektronik mühür sahipliği ve e-fatura gönderim sistemindeki gibi KAPALI DEVRE çalışan bir KEP hizmeti ile karşı karşıya kalmnak zorunda kalacak bu işe istekli kurumlar. Mesela bir işletme borçlu muhataplarına mutabakat mektubu göndermek istiyorsa, bunu da KEP olarak göndermek istiyorsa gönderim yapacağı her muhatabın KEP’e kayıtlı olup olmadığını bilmesi, KEP eposta adresini bilmesi gerekecek. Pratikte ise çok kısıtlı kalacak bu çabası. Aynı örnek geniş kitleye KEP ile birşeyler göndermek isteyen kurumlar için de geçerli.

Yurtdışı örneklerinde gördüklerimiz sistemlerin bu kadar kapalı olmadığını bize gösteriyor. Önceki yazımda örnek verdiğim (ve kullandığım) rPOST adlı hizmet sağlayıcı çoğu ülkede “registered e-mail” tabirlerinin bile patent/isim hakkı sahibi olarak uzun süredir birçok ülkede hem kamuya hem özel sektöre bu hizmeti sunuyor. Yapılan şey bizde tasarlanan gibi kapalı devre değil. Kurumlar ve kişiler mevcut eposta adreslerini kolaylıkla rPost sistemine kaydedebiliyorlar. Gönderilen alınan tüm yazışmalar güvenli biçimde iletiliyor, iletimler kanıtlanabiliyor, delil yerine kullanılabiliyor. Hatta bizim Türk KEP çerçevemizde bulunmayan ek özelliklere de sahip bir sistemleri var (şifreli eposta/dosya gönderimi, büyük dosya transferi vb.) Sadece bu sağlayıcı değil birçok farklı sağlayıcı da benzer kurgularla çalışıyorlar.

Dolayısıyla KEP konusunda Türkiye’de sağlıklı bir başlangıç yapılacağını söylemek zor olacak. Çok kısıtlı bir kullanıcı kitlesinin kendi aralarında kullandığı kısır bir sistem olarak kalma riskiyle karşı karşıya KEP sistemi. Bunun olmamasını diliyoruz ancak sonucu da tahmin etmek güç değil.

Kaldı ki PTT genel Müdürünün ilk KEPHS olarak yakında çalışmaya başlayacaklarını müjdelediği haberdeki şu ifadesi bile sistemin çalışmasına dair grilikleri anlatmaya yetiyor: “Vatandaşın 5 gün içinde elektronik postayı açmaması halinde, tebligatı basılı olarak götüreceğiz”. Demek ki uygulamaya geçecek sistemde vatandaş KEP sistemine kayıt olmuş, kendisine yeni adres almış bile olsa, gelen tebligatı açıp bakmasa da sorun yaşamayacak. Yani KEP gönderimlerin bir yaptırımı ve etkisi olmayacak. Haberin bağlantısı için tıklayın.

Markanıza 6 instagram tavsiyesi

Nisan’da Facebook’un satınalması ile 15 milyon kullanıcıdan 80 milyona ulaşan Instagram işletmelerin de odağına girdi. Aslında FB satınalması öncesi de birçok marka instagram üzerinde yayın yapmaya, kampanya ve yarışmalar düzenlemeye başlamışlardı.

Twitter ve Facebook’da markaların kullandığı reklam ve promosyon araçları maalesef Instagram’da bulunmuyor hatta ne yorumlarda ne altyazılarda tıklanabilir link kullanmak bile mümkün değil. Bunun yerine kurumsal iletişim çizgisine yakın bir pazarlama alışkanlığına sahip IG kullanan işletmeler. Marka bilinirliliği burada temel amaç şimdilik. Ek olarak çeşitli yarışmalar, paylaşım temelli kampanyalar ile varlıklarını güçlendirmeye çalışıyorlar.

Öne çıkan iki şey var, birincisi diğer medyalarda bu kadar bulunmayan görsel değer, diğeri ise hikaye anlatımı. IG platform teknolojisi sayesinde sıradan diyebileceğimiz fotoğraflar bile görsel anlamda çok çok etkileyici hale gelebiliyor. Daha da önemlisi bu görsel değer ile fotoğraflar ile hikaye/konu anlatmak yapabileceğiniz en güzel şey oluyor. Marka ve işletme gözüyle baktığımızda reklam/kampanya içeriklerimizin bu iki özelliğe göre yapılanması şart: görsel ilgi çekicilik ve hikaye anlatımı. Bu sayede tek bir karede bir marka algısının yaratacağı etki sayfalarca yazıya, dakikalarca reklama eş değer olabiliyor.

IG kullanmak için markaların bir diğer sebebi ise tartışmasız mobil görsellik. Kullanıcıların markanın ürün ve hizmetleri ile hareket halindeki etkileşimi görselleştiğinde ortaya inanılmaz etkileyici ve değerli içerikler çıkıyor. Ve işin güzeli bu içerikler sosyal biçimde yaratılıyor; yani sizden daha çok insanlar bu içerikleri yaratıyor.

Şimdi markanız için Erica Ayotte tarafından kaleme alınmış IG kullanımında 6 önemli tavsiyeye bakalım:

1- Hikayenizi mesajınızı aktarmak için IG kullanıcıları gibi görsel kullanın, reklam içeriklerinizi (ve görsellerini) dayamayın takipçilerinize. Ürün ve hizmetin kullanımı ve müşteri etkileşimi anını gösteren bir görsel reklam görselinizden daha etkileyici olacaktır. Starbucks örneğini inceleyin.

2- Güzel veya komik görsel kategorilerinden birini kullanmaya çalışın. Hangisini seçerseniz o kategoriye gerçekten uygun, değerli ve anlamlı görseller kullanın. Rasgele bir seri görseli paylaşmak için Facebook albümleri bir seçenek olabilir ama IG paylaşımı yapacağınız görseller daha özenle seçilmeliler.

3- Çok sık paylaşım yapmayın. Bir seferde 3 görseli peşpeşe veya 3 saat içinde 3′den fazla görsel paylaşmayın (işin raconu bu). IG paylaşımlarınızın hepsini diğer platformlarda otomatik yayınlamak yerine platforma göre seçerek ve bölerek yayınlarsanız daha iyi olur. PicFrame gibi uygulamalar kullanarak birden çok görseli birleştirmek gibi yöntemler de kullanın.

4- Mümkünse IG adınız ve Twitter adınız aynı olsun. Bu sayede daha akılda kalıcı olursunuz ve sosyal etkileşimlerde mention’lar her iki mecrada da tutarlı olur.

5- Hashtag kullanın ama suyunu çıkarmayın. Twitterdaki gibi karakter limitiniz olmayacağı için her bildiğiniz tag’i kullanma gafletine düşüp izleyicilerinizi ürkütmeyin, sinir bozucu ve antipatik olmayın. Bunun yerine konu, lokasyon, aktivite vb. hakkında fikir veren etiketleri akıllıca kullanmak daha çok bulunmanızı ve daha çok etkileyici olmanızı sağlayacaktır. Örnekleri izleyin, takip edin.

6- Web’de görünür olun. IG’nin yeni özellği ile IG paylaşımlarınızı webde görünür ve paylaşılabilir hale getirebiliyorsunuz. Bunu kullanın ve paylaşın. IG kullanıcısı olmayanlar bile burada sizi görebilir ve paylaşabilirler. Statigram gibi üçüncü partilerin araçları ile paylaşımlarınızın hepsini görmek, yönetmek, ölçmek hatta kampanya yönetmek çok daha kolay hale gelebiliyor, çekinmeyin keşfedin ve kullanın bu tip araçları.

Kayıtlı Elektonik Posta Hizmeti

E-postanın nekadar önemli bir iletişim aracı olduğu ve iş dünyasında ne kadar hayati olduğu konusunda bir giriş paragrafı yazdığımı varsayın, böylece konuya daha hızlı girelim.

Yeni Türk Ticaret Kanunu düzenlemeleri ve Bilgi Teknolojileri Kurumu BTK’nın yayınladığı yönetmelik tebliğler kapsamına ülkemizde yeni bir dönem başlıyor. Artık epostalar ikiye ayrılıyor: SEP ve KEP. SEP standart e-posta anlamına geliyor yani hergün kullandığımız eposta gönderimi. Gönderdiğimiz standart epostalar maalesef yasal anlamda hiçbir bağlayıcılık içermiyor. Kolayca inkar edilebiliyor. “Mailiniz gelmedi, görmedik, olmadı, almadım, yok, daha yeni gördüm” gibi mazaretler standart epostalarda sık sık karşılaştığımız durumlar. Özellikle ticari ilişkiler gereği işler mahkeme aşamasına ulaştığında mahkemeler epostaları güvensiz olarak görüyor ve somut delil olarak değerlendirmekte çekiniyor.

KEP ise bunlara kesin çözüm getiriyor. Kayıtlı Elektonik Posta anlamına gelen KEP basit bir anlatımla güvenli bir servis sağlayıcı üzerinden teslim edilen, e-imza ve zaman damgası ile gerçekliği ispat edilebilen eposta diye tanımlanıyor. Bu tür epostalar ile artık ticari ilişkilerde yapılan yazışmalar, gönderilen teklifler, sözleşmeler, mutabakat mektupları, ihtar yazıları vb tüm iletişim hukuki olarak geçerli delil niteliğine kavuşacaklar diyebiliyoruz.

Peki nasıl KEP gönderebileceğiz?

Öncelikle KEPHS kavramına biraz açıklık getirmek lazım. Yasal düzenlemeler diyor ki; PTT ve altyapısını hazırlayan anonim şirketler KEPHS olmak için başvurabilir ve olabilir. Yani PTT Kayıtlı Elektronik Posta Hizmet Sağlayıcısı olacak. Ve başka özel şirketler. PTT’nin bu özelliğe kavuşması önemli keza bildiğiniz üzere yasa bağımlı çalışan birçok kamu kurum ve kuruluşu gerçek ve tüzel kişiler ile resmi iletişimlerini klasik POSTA ile yapıyorlar. PTT size bir kamu tebligatını iadeli taahhütlü posta ile getiriyor, imzanızı alıyor; böylece yasal olarak geçerli bir iletişim kuruluyor. Yeni sistem ile PTT artık bu tip iletişimleri KEP ile kurabilecek, bu bir.

Peki özel sektörden gelecek KEPHS’ler ne yapacak? Yanıt: çok şey. Milyonlarca işletme hergün diğer işletmelerle ve müşterileri ile yazışıyor. Bu yazışmaların içerikleri çok çok çeşitli; borç-alacak takibinden, satış pazarlama aktivitelerine, satınalmadan tedarikçi yönetimine kadar birçok konuda milyonlarca eposta gönderiliyor. Dolayısıyla işletmeler bu epostaların güvenli ve kanıtlı biçimde iletilmesine sıcak bakacaklardır. Yakın zamanda kimse “inkar edilebilir” “ispat edilemez” nitelikteki standart eposta gönderimleri yapmak istemeyecekir; bütçeleri dahilinde önem verdikdileri tüm yazışmaları KEP ile yapma eğiliminde olacaklardır. Bu da çok geniş ve anlamlı bir pazar demek olacaktır.

Gelelim bu hizmetin nasıl verileceğine. Öncelikle KEP gönderimi yapmak için bir KEPHS ile sözleşme imzalayacaksınız. KEPHS sizin gönderim yapmak istediğiniz eposta adresinizi sistemine tanımlayacak; bu tanımlama yasa gereği sizin bir elektronik imza sahibi olmanızı ve bunu hem hesap oluştururken hem de KEP gönderimlerinde kullanmanızı gerektirecek. Burası biraz muğlak keza her KEP gönderiminde e-imza kullanımının pratik karşılığı çok anlamlı olmayabilir. Bunu uygulamada göreceğiz.

KEPHS ile sözleşmenizi yaptınız, hesabınız oluştu. Gönderimler yapacaksınız. Yurtdışı örneklerinde gönderim işi aslında çok kolay. Benim bulunduğum kurumda biz rPost adlı tecrübeli bir kayıtlı eposta gönderim sağlayıcısını kullanıyoruz. Alıcı adreslerinin sonuna eklediğimiz rpost.org eklentisi epostalarımızın KEP olarak gönderilmesini sağlıyor (uluslararası standartlara uygun biçimde). Veya outlook gibi eposta istemcilerine bir kayıtlı eposta gönder butonu ekliyoruz, tek tıklama ile epostamızı KEP olarak gönderiyoruz. Türkiye uygulamasında pratik kullanım bu seviyede kolay olmalı diye umut ediyorum.

Peki gönderimden sonra neler oluyor? KEPHS (benim örneğimde rPost) eposta gönderiminden hemen sonra size “kanıt” belgeleri göndermeye başlıyor; epostanın teslim edildiğini, okunduğunu vb. bilgileri detaylı biçimde görebiliyorsunuz. Ayrıca servis sağlayıcısı size bu iletişim kanıtlarını ve kayıtlarını belirli bir zaman aralığına özel raporlayabiliyor. İşte bu kanıtlar sizin yasal anlamda kullanabileceğiniz kanıtlar oluyorlar.

Temmuz 2012 itibariyle KEPHS olarak çalışmak mümkün oldu. Şimdi bekleyip bu yeni altyapı teknolojisinin iletişim hayatımızı nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Umarım mevzuat yığınları altında ezilen bir cılız servis değil de yurtdışındaki örnekleri gibi popüler bir servise dönüşür KEP. Keza e-fatura sistemine geçiş yapan ülkemizde anlamsız denebilecek kısıtlamalar sebebiyle halen yaygınlık sağlanmış değil (e-mühür sahibi olan kurum e-fatura kesebiliyor ama sadece e-mühür sahibi olan bir tarafa fatura kesiyor. Oysa ki özel izinle Turk Telekom bireylere dahi e-fatura düzenleyebiliyor. İşte bu tip gariplikler ortadan kalkmalı).

rPost hakkında LİNK

 

 

Konum tabanlı (sosyal) medyalarda yer almak?

Boyutu ne olursa olsun işletmelerin hepsi için elektronik mecralarda bulunabilir olmak önemli. Ufak bir marketten, kuru temizleme zincirine, benzin istasyonlarından banka şubelerine kadar birçok kurum istiyor ki mevcut/potansiyel müşterileri onları internetteki mecralardan rahatlıkla bulsun.

Müşteriler işletmeleri internet üzerinde arayarak bulabiliyorlar; işletmenin web sitesine ve iletişim bilgilerine ulaşıyorlar. Fakat sadece arama motorları ile web sitelerindeki iletişim bilgilerinin ulaşılabilir olması tek başına yeterli değil. Harita tabanlı uygulamalarda yer almak da her geçen gün önemli hale geliyor.

Çünkü konum tabanlı/harita tabanlı uygulamalar markalar ile müşterileri fiziki olarak gerçek hayatta bir araya getiriyor. ATM’den para çekmek isteyen müşteri ile bankası, anlaşmalı petrol istasyonunu arayan araç sahibi ile akaryakıt firması, içtiği kahveyi içtiği konumda arkadaşları ile paylaşan mobil kullanıcı ile kahve zinciri bu mecralarda buluşuyor.

Bu tip mecralar artık sadece web tarayıcılarında değil mobil cihazlarda; androidlerde iphone’larda nokia’larda çalışıyorlar. Ve her geçen gün daha sosyal hale geliyorlar. Sosyal ağların ileri gelenlerinden Twitter ve Facebook üzerinde hergün daha çok konum tabanlı paylaşım yapılıyor. Hatta Facebook, Places uygulaması ile bu mecralardan biri haline gelme çabasında. Google harita uygulamasını Google Plus ile entegre hale getirdi. Apple kendi harita uygulamasını yıl sonunda devreye alacak.

Şu an yayında olan onlarca konum tabanlı “sosyal” medya mevcut. Hepsi de işletmelerin tüketiciler ile coğrafi pozisyonlar üzerinde etkileşimi için çeşitli imkanlar sunuyorlar. İşletmelerin bu mecralara hakim olması, kendilerini bu mecralardan “gerekli olanlarında” yayınlaması, tüketiciler ile iletişimde olması, kurumsal iletişim ve pazarlama faaliyetleri yürütmesi, bu mecralara özel içerikler üretmesi gibi birçok görev ortaya çıkıyor.

Bu görevler kolay görevler değiller maalesef. Öncelikle uygun mecraların seçimi en önemlisi ve belki en zoru. Hepsinde bulunmak kolay bir seçim gibi görünse de bunu gerçekleştirmek hatrı sayılır bir zaman ve kaynak gerektirebiliyor. Her mecranın kendine özel kuralları olduğunu unutmamak lazım. Yaklaşım olarak mecraların çoğu işletmelerin kendi verilerini yani bayilerini, mağazalarını, şubelerini, işyerlerini, franchiseelerini yüklemelerine ve yönetmelerine olanak veriyor fakat bu işlemler oldukça karmaşık olabiliyor. Örneğin bir Foursquare venue yaratmak çok basitken, yaratılmış venue’yü claim etmek yani sahiplenmek daha zor olabiliyor. 1 venue sahiplenmek ile 10 venue sahiplenmek arasında süreç farkı varken 100 venue sahiplenmek tamamen farklı bir akışa sahip. Çoğu zaman bu mecraların müşteri hizmetleri veya destek hizmetleri ile iletişme geçmek gibi ayrı bir dert daha karşımıza çıkıyor.

Google Haritalar
Yandex Haritalar
Bing Haritalar
Nokia Ovi Haritalar
Apple Haritalar
Navigasyon Cihazlarındaki Haritalar
Navigasyon Mobil Uygulamalarındaki Haritalar
Foursquare
Facebook Places
Diğerleri

Bu mecraların bazılarında zaten işletme verilerinizin bulunması ise bir diğer problem. Bu durumda mevcut işletme verilerini sahiplenmek yada yenileri yani daha güncelleri ile değiştirmek gerekiyor. Bunun için bu noktaların tespiti, claiming süreçlerinin tamamlanması ve silinmeleri için mecra sahipleri ile iletişime geçilmesi kaçınılmaz oluyor.

Bir diğer “maalesef” ise bu uygulamaların Türkiye özelinde bazı eksikliklerinin bulunması. Örneğin Google Maps. Google’ın bu popüler uygulaması henüz Türkiye’de resmi olarak yayınlanmadığı için bazı fonksiyonlar çalışmıyor. İşletme sahiplerinin indirim kuponu vb. pazarlama uygulamalarına destek de vermiyor. Dahası Google’ın bu uygulaması sürekli geliştirme ve dönüşüm ieçrisinde; dışarıdan tahmin edilmesi veya farkedilmesi güç onlarca “teknik” sorun veya eksik geliştirme ile karşı karşıya kalmak işten değil. Daha önce Google Maps-Places ikilisinin işletme sayfasında video yayınlayabilirken Google Plus’da böyle birşeyin olabileceği dahi kesin değil :) Başka bir örnek de Facebook. Facebook places indirim/fırsat özellikleri yine Türkiye özelinde çalışmıyor. Yandex ve Nokia’nın ise birer işletme veri yönetim uygulamaları bile hazır değil.

Facebook places özelinde bir özel durum ise işletme verisi yaratmak için mobil uygulama kullanmak ve bu uygulamayı ilgili coğrafi pozisyonda kullanmak. Örneğin bir bankanın 2bin noktası için Facebook places verilerini yaratmak için tüm bu noktalara tek tek giderek mobil uygulama üzerinden işlem yapmak gerekiyor. Bu da ciddi bir saha operasyonu anlamına gelebiliyor.

Bu dünya devi uygulamaların Türkiye’deki eski maceraları ise bu sorunlara daha fazlasını ekliyor. Bu uygulamaların çoğu “zamanında” Türkiye için veri satınalmaya ve yayınlamaya başladıkları için halen bu alışkanlıkları sürüyor. Evet, bunun anlamlı bir gerekçesi var; Türkiye’de henüz işletmeler bu alanlarda proaktif değiller; boş duracağına satınalınmış verilerle dolu dursun yaklaşımı halen geçerli.

Bu kadar negatif yorumdan sonra yine de şunu söylemekte fayda var: işletmeler, markalar, kurumlar bu mecralarda mutlaka bulunmalılar ve varlıklarını güncel ve etkin tutmalılar. Bunu yapmak için işletmelerin sosyal medya/pazarlama sorumluları ciddi zaman ve kaynak ayırmak durumunda kalabilirler bu yüzden bu konuda destek hizmetleri sağlayan ajanslardan hizmet almak her zaman bir opsiyon. Bu konuda uzmanlaşmış çok hizmet sağlayıcı olmasa da hiç yok değiller; bir tanesi için uzun süredir çalıştığım için biliyorum :)

Peki bu mecralarda neler yapılabilir? nasıl yapılmalı?

- Google Plus/Maps: İşletme verilerinizin “sahibi” olmalısınız. İşletme verileriniz ve Google Plus sayfaları arasında verilerinizin başka sahibi olmamalı. Yani siz ait olan bir Google hesabı ile veriler Google sunucularına gitmeli. Verilerinizi güncelleyebileceğiniz, görüntülenme-tıklanma istatistiklerini görebileceğiniz (bunlar maalesef yıllardır henüz gelişme aşamasında; umuyoruz ki ileride analytics ile birleşir), veri silebileceğiniz veya yenilerini ekleyebileceğiniz bir arayüze sahip olmalısınız. Bu çok önemli. Çünkü bu hizmeti bir ajanstan da alıyor olsanız, hesabın eninde sonunda size devredileceğinden emin olmalısınız. Yapabilecekleriniz kısıtlı. Maalesef Google ekibi ile sağlıklı bir iletişim kanalı kurmadan size ait olmayan hatalı, mükerrer kayıtları kaldıramıyorsunuz. İşletmenizin logosunu, kısa tanıtımını, çalışma saatlerini, ödeme şekillerini ve elbette coğrafi pozisyonu/adresini yayınlayabiliyorsunuz. Henüz video yayınlayamıyorsunuz.

- Facebook Places: Sahiplik burada da önemli. Size ait olan/olacak bir hesap üzerinden yayında olan “yerleri” sahiplenmeniz gerekiyor. Fakat yeteri kadar place yok ise yapmanız gereken yerler oluşturmak. Daha önce belirttiğim gibi işletmenin fiziksel lokasyonunda mobil uygulama kullanmak gerekiyor. Maalesef Facebook da bu alanda yeteri kadar gelişmiş değil. Hatta sinir bozucu. İşlemleriniz bittiğinde elinizde (nokta sayınıza göre) birçok “place” sayfası oluşuyor ki bunlar mevcut marka/kurumsal sayfanıza çok benziyorlar. Facebook bunları birleştirmenize imkan tanıyor ama sadece 1 tane ise :) Dolayısıyla birden çok place sahibinin derdi bu sayı oranında artıyor. Hepsi ile tek tek ilgilenmek gerekiyor. Umuyorum ki zamanla bu uygulama mantık sınırlarına katılır (bir diğer seçenek de foursquare satınalması olur). Yapabilecekleriniz Facebook sayfalarında yapabilecekleriniz ölçüsünde. Ancak indirim kuponu kampanya vb. lokasyon bazlı pazarlama araçları ülkemizde çalışmıyor.

- Foursquare: Bence tartışmasız en başarılı lokasyon bazlı sosyal medya. Halihazırda yayında olan venue (mekan)’ler için sahiplenme süreci burada da geçerli. Yukarıda yazdığım gibi adede göre değişen prosedürler var. Bir marka sayfası sahibi olmak, tüm lokasyonlarınızı bu marka sayfasına bağlamak adımlarından sonra yapabilecekleriniz heyecan verici. İstediğiniz lokasyonunuz için special adı verilen fırsat kampanyalarını oluşturarak yayına alabiliyorsunuz, izleyip raporlayabiliyorsunuz. Hem amrka sayfanızda hem de venue’lerinizde iletişim/pazarlama beslemeleri yapabilirsiniz.

- Yandex, Nokia, TomTom: Bu uygulamalar birbirleri ile tıpatıp aynı olmasalar da yukarıdakiler kadar popüler değiller. Yandex’in henüz bir işletme aracı yok bu yüzden Yandex ile iletişimde olmak önemli. Veri sahipliği kriterini burada birkez daha hatırlatmakta fayda var. Sizin verilerinize “sahip” olan bir 3.partinin Yandex’e veri servis etmesi doğru bir seçenek değil maalesef. Bunu siz yada sizin namınıza çalışan ajansınız yapmalı; istediğiniz zaman ajans ortadan kalkabilmeli. TomTom bir navigasyon uygulaması ama vizyonu daha geniş. Bu yüzden işletme verileri için bir arayüzleri ve uygulamaları var. Nokia ise maalesef bu konularda en kapalı kutu mecra. Ulaşmak, dert anlatmak, veri yayınlamak ve yönetmek ciddi bir uğraş. Vizyonları ve geleceği ise bence belirsiz. Bu üç mecrada yapılabilecek temel şey ise işletme verilerinizi ve iletişim bilgilerinizi (mümkün olduğunca ek bilgiler ve görsel içeriklerinizi) yayınlatmak olacaktır.

- Bing: Henüz Türkiye’de işletme verisi konusunda bir adımları, uygulamaları yok. Microsoft soğukluğu ile karşı karşıya kaldığınız bir mecra. Türkiye’deki kullanıcılar IE tarayıcılarında ve birçok farklı yerde Bing arama motorunu kullanıyor ama maalesef hastane ve eczane gibi temel POI’lere bile ulaşamıyorlar. Bu Microsoft’un büyük bir eksikliği ve geri kalmışlığı.

Diğerleri hakkkında ise söylenebilecek çok şey yok.

Bu mecralarda yer almadan önce sahip olduğunuz işletme verilerinin sağlıklı olmasını sağlamak ise herşeyden “önce” yapılması gereken bir iş. Verilerin standart olması, adres elementlerinin eksiksiz ve güncel olması, posta kodu sahipliği, doğru coğrafi pozisyon verisinin bulunması (X,Y verileri) gibi işler için özel bir veri yönetim çalışması gerekmekte. Benim müdahil olduğum ekip bu işler için Doktor Adres adında bir özel uygulama kullanıyor. Bu uygulama adres verilerindeki problemleri gideriyor; imla hatalarını, eksik elementleri, element ilişkilerini, coğrafi pozisyonları, posta kodlarını vs vs. Bu konuda daha detaylı bilgi almak isterseniz www.doktoradres.com‘u inceleyebilirsiniz.

Toparlayacak olursak;

- Verilerin eksiksiz forma kavuşması
- Mecraların seçimi
- Mecra kurallarına uygun veri beslemesi
- Mecra sahipleri ile iletişim yönetimi, sahiplenme süreçleri
- Verilerin güncel tutulması
- Kampanya ve kurumsal iletişim yönetimi
- İzleme ve raporlama

Bu adımları sağlıklı bir biçimde hayata geçirdiğinizde milyonlarca kullanıcının hem webde hem mobilde kullandığı bu uygulamalarda yerinizi doğru biçimde alabilirsiniz. Bu sayede hedef kitleniz size doğru yerde ulaşıyor olurlar. Bulunmazsanız ise markanızı bu mecralarda bir karmaşa içinde görmeniz işten değil.

 

Facebook neden Instagram’ı satın aldı

 

 

Muhtemelen korkudan.

Çok yakın zamana kadar değeri ancak 500 milyon tahmin edilen (teklifler alan) Instagram bir yıl öncesinde 100 milyon etmiyordu. Ama Zuckerberg iki katı gibi bir sinematik teklifle Instagram’ı ele geçirdi.

Yakın zamana kadar sadece iphone üzerinde çalışan Instagram 30 milyon kullanıcıyı geçmişti, Facebook’un can damarlarından birisi olan fotoğraf paylaşımı konusunda belli ki gelecek tehdit vaad eder hale gelmişti. Android açılımı ile daha da patlaması işten değildi. Uygulamanın kullanıcılarının bu özel sosyal ağa bağlılıkları ve hayranlıkları gıpta ettiriyordu. Ve sadece mobilde bu kadar başarılı olabilmişti IG.

Facebook ise mobil odaklı olmaması/bir türlü olamamasına rağmen böyle bir mobil yılanın başını küçükken ezmeyi doğru buldu. Zuck demiş ki “providing the best photo sharing experience is one reason why so many people love Facebook and we knew it would be worth bringing these two companies together”. Çok vatandaşın facebook’u sevmesinin (like etmesi demeliydi, love biraz abartı olmuş) sebebi fotoğraf paylaşımı, eee bu IG hedesi de bu işi yapıyor, yapmasa veya bizim namımıza yapsa daha hayırlı olur :)

Yapmasa derken IG’nin yavaşça öldürülmesi bile bir opsiyon. Zaten bring-together derken Facebook’un para kazanmayan dandik mobil uygulamasını IG yaklaşımı (ve ekibi) ile “güzel” hale getirmek dolaylı yoldan yine IG’yi öldürmek demek olacak.

Demek ki neymiş? Zuck ve ekibinin gözünü korkutacak uykusunu az da olsa kaçıracak bir girişiminiz varsa ve çılgınlar gibi büyüyorsa paranız ve hisse opsiyonlarınız hazır, FB’nin kapıları size sonuna kadar açık (hem de kurnaz yatırım fonlarının tekliflerinin iki katına). Bunu bir buçuk yılda yapabilmenin keyfi ise paha biçilmez.

daha fazla “nedennn” diyorsanız bu derlemeye de göz atabilirsiniz http://www.guardian.co.uk/commentisfree/cifamerica/2012/apr/09/facebook-instagram-1bn-storify

Esnek Çalısma Modeli

Birçok sinema filminde ve dizide artık mizah konusu olarak işlenen “ofis yaşamı” klasik anlamda gerçekten eşsiz bir mizah madeni.

Çalışanlar, ofis kuralları, servis araçları, yemek ve molalar, ofis eşyaları, kırtasiye malzemeleri, yazıcılar, insan kaynakları-muhasebe-idari işler gibi tarihi departmanlar, duyuru mailleri, powerpoint sunumlarının kendine has kutsallığı, danışmanlar, denetimler, yönetim kurulları, iş ingilizcesi, kişisel gelişim toplantıları, geziler, piknikler ve daha onlarca kalem konu var.

Madmen dizisinin çizdiği 1960′ların Amerika’sındaki iş hayatı ortamı ve kuralları on yıllar boyunca tüm dünyada standart olarak kabul görmüş olacak ki halen birçok kurumda çok şeyin değişmediğini görebiliriz. Artık belki ofiste sigara içilmiyor ama iş yapış yöntemi ve kurum organizasyonları uzun yıllardır hep aynı.

Teknoloji gelişimi hızla insan iş gücünü makineler ile ikame ederken maalesef organizasyon yapıları bu hıza yetişemiyor. Örneğin önceden 9 kişi ile yürütülen bir süreci şimdi 1 robot (yazılım) + 1 kişi yapabiliyor ama 9 kişi zamanındaki insan çalışma yöntemi ve organizasyon işleyişi çoğunlukla aynı kalıyor.

Öncelikle insanlar ofislere geliyorlar (benim buradaki konum da bu ofise gelme konusu). Masalarına oturuyorlar. Telefonları çalıyor, konuşuyorlar. Bilgisayarlarına epostalar geliyor, iletişiyorlar. Yemeğe çıkıyorlar, çalışıyorlar, ofisten eve dönüyorlar…..

Performansları ölçülürken öncelikle bu rutine devam koşulu aranıyor. Yani ofise gelmek. İşe bazen gelip bazen gelmeyen bir çalışanın ilk performans değerlendirmesini görebilmesi bile zor olacaktır.

Çalışanların topyekün ofise gelme zorunluluğu en başta bahsettiğim klasik ofis ambiyansını yaratıyor. O mizahi değeri yüksek ortamı… Herkes hergün ofiste. Sıkı kurallar var, giyilecek kıyafetlerden içilecek kahveye kadar standartlar sözkonusu. Toplantı ve yönetici deryası! (Basecamp kurucusu Jason Fried’ın deyimi ile başbelası/dikkat dağıtıcı M&M’ler – managers and meetings)

İnsan kaynakları departmanları performans yönetimi konusunda birçok yöntem geliştirdiklerini uyguladıklarını söylerler fakat bu yöntemler zaman-mekan bağımlılıklarını ortadan kaldırmak konusuna eğilmezler. Aksine klasik sistem gardiyanlığı yaparlar. Oysa ki performans yönetimi için saatleri saymadan “işi” sayabilen bir yöntem yeterli olsa çalışanların görevleri gereği iyi yapmak zorunda oldukları işi nerede ve hatta belki hangi zaman diliminde yaptıklarının önemi kalmayabilir.

Örneğin bir satış ekibi üyesi hiç ofise gelmese ama haftalık satış ziyaretlerini eksiksiz yapıyor ve “iş” gereğini yerine getiriyor olsa, ofise gelme zorunluluğundan kurtularak daha verimli çalışma şansı yakalamaz mı? Bir raporlama uzmanı haftasonuna kadar yetiştirmesi gereken raporları geceleri çalışarak hazırlasa, hiç işe gelmese, hatta gündüzleri ulaşılmaz olsa ama raporlarını zamanında teslim etse “iş”ini yapmış sayılmaz mı?

İşlerin tanımları ve gereksinimleri elverdiği sürece çalışanları ofislere ve mesai saati dilimlerine hapsetmekten dolayı yaşanan verimsizliği ölçebilsek karşımıza ne çıkardı acaba? Sabah 8:30′da masasındaki yerini alan ama kahvaltısıyla çayıyla kahvesiyle internet gazetesiyle facebookuyla twitterıyla (eskiden bu internet zaman kayıplarını IT dehalarımız engelleyebiliyordu, akıllı telefonlar bunu da aştı) saati 11 yapan, 1 saat işlere bakan ve 12′de kendini yemeğe gönderen bir çalışanı klasik sistem “çalışıyor” sayacaktı. Fakat öte yandan yine de bu çalışandan “iş” görevlerini bitirmesini bekleyecekti sistem (performansını ölçecekti). Böyle ise yani başarısını ortaya çıkardığı işle ölçüyor isek neden 8 buçukta masasına sabitleyelim?

1- Telefonlarına bakması lazım
2- İşyerindeki bilgisayarı kullanması lazım
3- Toplantılar var katılması lazım
4- Birisi birşey sormak istediğinde çalışanı bulup sorması lazım
5- Kağıt temelli işler var, imzalar var, formlar var

Telefonuna ofis dışından yanıt verebilse (mobil santral gibi bir yöntem ile), işyerindeki bilgisayarına zorunlu olmasa veya bilgisayar taşınabilse, toplantılar daha iyi planlansa, sözlü iletişim yerine elektronik iletişim sağlansa bu engeller aşılabilir mi?

Bağımlılıklardan en güçlüsü ofisteki yerel ağ, yazılım, e-posta gibi sistemler. Artık bulut teknolojileri (örneğin Google Apps) çalışanlara mekan bağımsız çalışma şansını çok çok sağlıyor, yani önyargılar kırılırsa yapılabilir. Mesela “şirket verileri şirket dışında nasıl dolaşır” önyargısı; unutmayalım ki en sıkı IT kurgularında bile insan faktörü bilgi sızmalarını mümkün kılabiliyor.

Toplantıları ve fiziki sözlü iletişimleri biçimlendirmek de çok önemli. 3 saat sürecek bir toplantıya 6 kişi katılıyor ise o toplantı aslında 18 saat sürüyordur. Çünkü toplamda 6 kişinin 18 saatini harcıyorsunuz. Yazışmalar ile sonuca ulaşabilecek hatta daha sağlıklı ilerleyecek konular için “toplanmak” alışkanlıklarımızı gözden geçirmek bir başlangıç noktası olabilir. Öte yandan sözlü iletişimleri ise yazılı yapmak zaten teknik olarak daha sağlıklıdır. Öyle ki sözlü iletişimlerin ciddi yüzdesinin “iş dışı” konularda olduğunun farkına varmak ise başlı başına bir artı :)

Kağıt üzerine kurulu sistemler ise günümüz teknikleri ile kolaylıkla elektronik ortama aktarılabiliyor. İzin formundan masraf beyanına, fatura onayından avans formuna kadar onlarca döküman fiziki formundan kurtulabiliyor. Hatta bir muhasebe çalışanı bir tedarikçi faturasını fiziki olarak görmeden işlem yapabiliyor, yöneticiler faturalara dokunmadan onay verebiliyor.

Trafikte her gün 3-4 saat kaybetmeyen, gerçekten verimli olacağı saatlerde dikkat dağıtıcılardan yalıtılmış halde çalışabilen, iletişini çoğunlukla yazılı yapan, dünya’nın herhangi bir yerinde internete bağlanması yeterli halde çalışan, gerçekten önemli toplantılar için ofise gelen, arkadaş ortamı sosyal ortam için ofise bu amaçla gelen, ofis rutini olmayan, kendi zamanını özgürce yöneten çalışanların daha verimli daha mutlu olabileceğini öngörmek çok iyimser olmaz herhalde.

Son 4 yıldır çalıştığım büyük organizasyonda ofis çalışanları için yukarıda genel olarak anlatmaya çalıştığım esnek modeli bir seçim bir tercih olarak çalışanlarımıza sunuyoruz. Muhasebe ekibinden satışa, yazılımcıdan raporlarma uzmanına kadar birçok arkadaşım bu seçeneği kullanıyor. Google Apps, Mobil santral, Zoho, akıllı telefonlar, mobil imza, 3g, taşınabilir bilgisayarlar gibi birçok parça ile böyle bir kurguyu çalıştırıyoruz ve şu ana kadar verimli olduğunu gözlemliyoruz. Örneklersem; bir lokasyonumuzda 300 ofis çalışanı 100 kişilik fiziki ofiste çalışabiliyor; hedef daha da küçülecek bir ofis! :)

Dr.Emoto’nun yalan dolan su kristalleri

2004 yapımı What The Bleep Do We Know diye bir saçmalık var; çok eski konu ama bizim memlekette pozitif düşünce pazarlaması (uydurmacası) o kadar popüler ki buna inanıp “mesajı yayma” kaygısı güdenlerin sayısı hızla artıyor. Ama yeterli değil! daha bu konuda pazarlanabilecek ürünleri tam keşfetmedi bizim yerli sekrıtçılar :)

Bizim enerjicilerimiz henüz daha inanç geliştirme ve bunu yayma kaygısında çünkü bu felsefeyi :) kurtuluş olarak görüyorlar. Neyse. Biraz araştırsalar gaza gelip pozitif enerji yaymaya çalışan kitlelerine satılabilecek çok ürünler var. Bu derleme gerçekten bir harika; referans verdiği satış sitelerini mutlaka inceleyin, eğlence garantili (emoto fake mevzusu da mevcut burada) http://www.chem1.com/CQ/clusqk.html

Benim asıl konum Masuro Emoto adlı hoca efendi. Hado felsefesi diye birşey uydurmuş olan Emoto düşünce ve duyguların gerçekliği/fiziği değiştirebildiğini ispat etmiş olmakla övünüyor. Hepimiz biliyoruz değil mi?; beyin gücümüzün kısıtlı bir kısmını kullanıyoruz, az daha kullansak XMen yetenekleri geliştirmek işten değil falan. (çoğu hücre yenileme wolverine seçer ama benim favorim nightcrawler – alman kurt wagner)

İspat argümanı ise daha meşhur; özellikle yerli enerjicilerin en önemli örneği; duygusal odaklanma ile su kristallerinin elektronmikroskopu ile çekilen fotoğraflarında her duygu odağının suyu değiştirebildiğini söylüyor Emoto. Elbette ki tamamen uydurma. Emoto’nun bu sözde deneyi hiçbir bilimsel gerekliliği taşımadığı gibi; bu konuda doğal olarak ne bir tezi, ne bir makalesi ne de bilimsel bir iddiası var. Hatta 10 milyon USD önerenler olmuş Emoto’ya eğer aynı deneyi bir labaratuvarda bilimsel şartlarla yapabilmeyi becerebilirse diye, tabii ki hoca reddetmiş. Çünkü Hado ve Emoto sitelerinde hem kredi kartı hem de paypal geçerli :) http://www.geocities.jp/emotoproject/english/home.html

 

Emoto zaman içinde pirinç tanelerini de “aptal, salak” diye diye karatmayı başarmış. Daha iri taneli bakliyat deneylerini bekliyoruz. Ben artık arabama hep temiz diye odaklanacağım; yıkama masrafından kurtulmak için.

Yazmadan geçmemek gereken bir diğer mizah konusu ise yine aynı filmde yer alan “bir grup meditasyoncunun Washington DC’de toplanıp, odaklanıp 8 haftada suç oranını düşünce gücüyle %25 düşürmesi” mevzusu. Sonuna hoax veya fraud veya fake kelimeleri ile yapabileceğiniz basit aramalara ihtiyaç duyarsanız yapın ve okuyun ama bence bunun olabilmesi için o bir grup meditasyoncunun aynı zamanda şuç işleyen suçlular olması gerekir bu iddianın gerçek olması için :) meditasyon sırasında cinayet, kapkaç, hırsızlık yapmaya gerek kalmamıştır iyi para verildiyse…

What the bleep’in başrollerinden David Albert’in nasıl tufaya getirildiğini izlemek ise son önerim olacak bu konuda link

link link

Digiturk, hayallerime dokun

Oğlak burcuyum, artık hangi gezegen hangisinin rotasına girdiyse son zamanlarda büyük şirketler ile (müşteri olarak) şiddetli geçimsizlik yaşıyorum.

Geçen yıl yaza doğru Digiturk’e darlanıp kapattırmak istemiştim (blogger erişim davası, şike konuları vs.). Digiturk çağrı merkezine ulaştığımda (VIP club diye birşeye üyeymişim, direkt telefonu açıyorlar çok güzel hareket diyorsunuz) konuştuğum şiveli arkadaş ısrarla iptal etmemem için kendini paraladı; ben de zaten kandırılmaya meyilli idim, aboneliğini donduralım teklifine ok dedim.

Geçen zamanda birçok şey oldu; önce bendeki digiturk plus kutusu için 600 küsür lira bir fatura çıkardılar, üyeliğiniz standart pakete inmiş (ve donmuş), cihazı bize iade etmeniz gerekiyordu, iade etmeyince biz de fatura kestik dediler. Biraz carlayınca finans birimi falan araya girdi ayırdı, tamam geri almaya geliriz biz cihazı fatura iptal rahat ol dediler. Geri almaya gelen olmadı.

Aradan birkaç ay daha geçti, çok yakın arkadaş, akraba olmadığı için digiturk’u arayıp sormadım :) sonra yine bir mesaj geldi, ödenmemiş faturalarınız var diye. Aradım, aboneliğimdeki dondurmanın eridiğini ve damlamaya başladığı söylediler; standart paket ücretlerini ödemem lazım imiş. İyi öderiz dedim aylık 10 lira. Ama ben digiturku kullanmıyorum uzun zamandır, aboneliğim ne sürecek komple iptal edin bırakın yakamı dediğimde işler değişti;

Öncelikle benle konuşan 2 agent’in anadili Türkçe değildi muhtemelen. Ve yine bu agentlar’ın başarısız bir text2speech uygulaması olduğu bile düşündüm çünkü sürekli “bu talebinizle ilgili olarak”gibi cümle tekrarlarından başka birşey duymadım telefonda. Digiturk’un ne dediğini anlamak hakkaten imkansızdı. Bu işi yazılı yapmayı bile önerdim. Abuk sabuk şeyler söyledi digiturk;

- aboneliğinizi bir arkadaşınıza devredebilirsiniz (sanki arkadaşlarım da karaborsada abonelik arıyorlar, bulamıyorlar) veya başka bir arkadaşınıza devredebilirsiniz

- aboneliğinizi donduralım (e daha yeni çözdünüz) çözülmeden bizi arayıp tekrar dondurursunuz.

- taahhüt cayma bedeli olarak iptal işlemi yaparsanız iptal işlemi yapma isteğinizle ilgili olarak ilgili taahhüt cayma bedeli olarak ödemeniz gereken tutar bunla ilgili olarak 88 tl dir.

- (benim ne taahhüdüm olmuş size hanfendi digiturk derseniz) söylediğiniz konu ile ilgili olarak ilgili konu şöyle oluyor bilgi veriyorum bilgi veriyorum veriyorum evet şimdi talebinizle ilgili olarak önceki taahhüt bitiş tarihinde bizi aramadığınızdan dolayı taahhüt otomatikman 1 yıl uzar yani ilgili olarak. (muhtemelen önceki taahhüt dediği şey meşrutiyetten kalma dedemin taahüdü, böyle böyle bugünlere gelmiş)

- iptal işlemi için arkadaşlarımız sizin adresinize geldiğinde size bir form imzalatıp bırakacaklar, bu formu 1 yıl saklamanız gerekiyor. (Neden?) Çünkü söyle söyleyim bilgi veriyorum; olur da sistemlerimizde daha sonra bir erişilmezlik gibi bir durum olursa ve size bir tutar yansırsa bizi arayarak bu formu bize ulaştırarak bedelin iadesini sağlarsınız. (demek digiturk’le ilişkiniz bitse bile o arkanızdan yansımalara devam edebiliyor sistemleri abuklaştıkça)

- şu an sistemimizde bir güncelleme var bilgilerinize erişiyorum sizi bekletiyorum, şu an sistemlerimize erişemiyorum, bilgilerinize erişmeye çalışıyorum, evet talebinizle ilgili olarak bilgilerinize erişmeye çalışıyorum ancak…..(sonsuz döngü)

Neyse, velakin maceranın ilk kısmını böyle atlattık (daha iptal departmanı beni arayacakmış, onlar daha bir enteresan çıkacaklar gibime geliyor). Söylemek istediğim şey sevgili Digiturk; çağrı merkezin içler acısı, ayrıca çok fırsatçı ve kötü niyetli bir firmasın bence; müşterilerini arama amacın sadece birşeyler satmak amaçlı (yeni bir kampanya var vs.), müşterilerinin ekonomisi ve yararı için kılını kıpırdatmıyorsun çünkü sana para kaybına yol açıyor böyle şeyler. Almadığım bir hizmet için 2 aylık standart paket ücreti + kendi kendine anka kuşu gibi yenilenen taahhütleriniz yüzünden 88 lira ödeyeceğim… Önceki dönemlerde full paketlerinizi kullanırken ödediğim binlerce liraya ek olarak… evriminizdeki doğal seleksiyonda nasıl sağ kalacaksınız çok merak ediyorum… Hele ki Futbol Federasyonu maceraları sonucu ne olacak heyecanla bekliyorum.

DÜZELTME: DIGITURK’U KUTLARIM BENİ İKNA ETMEYİ BAŞARARAK TEKRAR ÜYE HALİNE GETİRDİLER :) UMARIM MUTLU MESUT BİR ÜYE OLARAK KALIRIM UZUN SÜRELER…

 

 

 

Sopanızı ya çıkarın ya saklayın

Internette “fikri mülkiyet” kapsamındaki içerikleri paylaşanlara, indirip kullananlara, “indirmeden” kullananlara (indirmeden izle deniyor değil mi?) korsan yada korsana yataklık yapan deniyor kaç zamandır. Bunları yapmak için deli olmak lazım.

Fakat sayın deliler şimdi sopanızı saklama yada çıkarma zamanı çünkü 28 ocakta Amerikan senatosu SOPA’sını oylayacak!

Stop Online Piracy Act (Çevrimiçi korsanlığı durdurma yasası) senatodan geçerse internet dünyası neye uğradığına şaşıracak. Çünkü bu yasa ile her türlü fikri mülkiyet eserinin (film, müzik, müzik videosu, yazı, makale, resim vs vs) internette paylaşılması ve kullanılması için fantastik önlemler alınabilecek.. Bu paylaşımlara izin veren internet uygulamalarının cezalandırılması (twitter, facebook elebaşı gibi), paylaşana para hapis cezası vb.

Dolayısıyla Amerikan senatosu delirip sopasını çıkarırsa paylaşım yapan delilere kaçışmak düşecek… Tabii ki amerikan yasası bizi ne bağlayacak hocam diyebiliriz fakat unutmayalım ki bizim gibi birçok ülke internetin başını ufakken ezme konusunda istekli cevvaller ile dolu, sıra bize de gelebilir zamanla.

18 ocak için bir online eylen bile yapıldı protesto için (sopa gösterildi), bakalım etkisi olacak mı?

Öte yandan asıl sorun internetteki özgürlüğün geleceği. Alıştığımız özgürlük milyonlarca kullanıcıya BEDAVA birçok esere erişme imkanı sunuyor; sunmaya devam edecek. Dolayısıyla bu işten para kazanan büyük yapım dağıtım firmalarının ve içerik üreticilerinin para kaybetmesi demek. Türkiye’de düzenli aralıklarla seyyar kosan cd’ciler kovalanıp yakalanır ve toplanan cd’ler polis nezaretinde açık bir çöplük alanda Ali Rıza Binboğa ‘nın “korsan’a geçit yok” yorumuyla yakılır ya; işte aynı derdin büyüğü Amerikan eğlence sektörünün başında. Fakat onlar kaçanı kovalayıp yakalayıp CD yakmayı beceremedikleri için işin elektronik kanallarını yani interneti budamaya meyil ettiler. Haklılar mı, haliyle…(?)

Fakat bu nereye gidecek? Böyle gri gitmeyeceği kesin. Ya dediklerini yapıp ücretsiz hiçbir içeriğe geçit vermeyecekler (vadevır it teyks) ya da tüm ticari modellerini değiştirip herşeyin bedava paylaşılabileceğini kabul edecekler. Sanki ikincisi ağırlıklı olacak gibi zannediyorum ben. Facebook’da video paylaşan birinin “seninle şunu paylaştım ama az bi ücretini öde ki izleyebil” demesini beklemek garip değil mi?

Gişe hasılatlarına, dvd satışlarına, albüm kitap satış gelirlerine ve reklama dayalı bir sektör kendini nasıl konumlandırır zor soru. Örneğin bir filmin ücretsiz elektronik paylaşıma çıkması (eşittir dvd/bray satışı) gösteriminden mesela 1 yıl sonra olsa en azından gişe hasılatlarını korumak mümkün olur belki…. belki sektör daralarak kendine bir denge noktası bulur, hem de gereksiz eğlence ürünleri enflasyonu azalır :)

Yakın gelecekte eğlence sektörü devleri (ve devletleri) ile korsanlar aradındaki SOPA savaşlarını heyecanla izleyeceğiz.

SOPA hakkında;